Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Hikayeler / Karınca ve Aslan
« Son İleti by djinci Şubat 18, 2019, 10:44:28 ÖS »
Karınca üzerinde bir yönetici olmadan çok iyi çalışır ve işini yapar. Üzerine bir yönetici gelir yeni düzenlemeler ve yeni bölümler oluşturulur. Sonuç mu?
İşçi ve patron ilişkisini anlatan, günümüz dünyasını da yansıtan iş düzeni ve ortamı konusunda ibretlik bir hikaye...
 
Küçük karınca her sabah erkenden işine gider neşe içinde çalışır. Çok üretir ve keyiflidir.
Patron aslan ise karıncanın başında yönetici olmadan kendi başına çalışmasına ve çok üretken olmasına şaşırır.
Ve bir de bunun başında yönetici olursa verimliliğinin artacağını düşünür.
 
Müthiş bir yöneticilik kariyeri olan Hamamböceği işe alınır.
Rapor ve analiz konusunda uzman olan hamamböceği saat saat not tutar. Raporları düzenlemesi için sekreter aldırır.
 
Raporlar, telefon trafiği ve arşivleme için Örümcek de işe alınır.
Hamamböceğinin raporlarını Aslan çok beğenir. Renkli grafikler ister. Yeni bilgisalarlar alınır.
 
Ekipmanlar artmaktadır. Bilgi işleme ihtiyaç duyulur. Sinek de istihdamın bir parçası olur.
Karınca evrak işlerinden bu gereksiz toplantı düzeninden rahatsızdır. Gereksiz, zaman kaybı olarak görür.
 
Aslan ise ortamın büyümesinden mutludur. Bölüm başkanı olarak Ağustosböceği de dahil edilir.
Rahatına düşkün Ağustosböceği yeni mobilyalar aldırır. Eski iş yerindeki yardımcısını da beraberinde getirir.
Ortamda kalabalık artar ama karınca mutsuz ve huzursuzdur.
 
Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna eder.
Aslan karıncanın veriminin düştüğünü görmektedir.
 
Son derece itibarlı bir danışman olan Baykuş işe alınır.
Baykuş, 3 ay geçirir ve hummalı çalışma sonrası ciltlerce bir rapor yazar.
 
Raporun özetinde şu vardır: “DEPARTMANDA AŞIRI İSTİHDAM VAR”
Aslan, raporu inceledikten sonra kararını verir:
Mutsuz ve huzursuz olan iş verimi düşen KARINCA İŞTEN ÇIKARILIR.
Hayatın bir çok bölümünde bu tarz dramatik olaylara rastlamak mümkün.
2
Genel Paylaşım / Emanet
« Son İleti by djinci Şubat 18, 2019, 10:30:31 ÖS »
Hiç ölmeyecek gibi yaşayanlara HAYRET,
Sahip olduklarını sandıkları şeyleri hiç kaybetmeyecek gibi sarılmalarına HAYRET,
Üç günlük dünyayı hem kendilerine hem de sevdiklerine zehir edene HAYRET,
Oysa ki aldığın nefes,taşıdığın beden,neyin var,neyin yok hepsi EMANET;
3
Genel Paylaşım / Eskici
« Son İleti by djinci Şubat 18, 2019, 10:20:49 ÖS »
ESKİCİ...


 İçinizdeki çocuğa seslenin hayallerinide alıp gelsin hemen,
 Eskilerden geliyorum ben eskilerden
 Özlediğiniz kadar eski Dumanı burnunuzda tüten bir hasretten geliyorum
Hani iç çekipte ahh o eskiler yokmu dediğiniz eskilerden
 Annemızın şevkat dolu sözlerinden
 Babamızın sevgi bakan gözlerinden
 Abimizin ablamızın komşumuzun hoşgörüşünden
Yâre hasret pınarlarından bir damla su
 sunun şimdi gönlünü ferahlatın
 Dostun dost olduğu dönemlerden
Eskilerden geliyorum ben eskilerden
 Birimiz hepimiz sloganı attığimız mahalle maçlarından
 Üçe kadar sayarken araya iki buçuğu sığdıran koca yüreklerden
 Giyinsin içinizdeki çoçuk bayramlıklarını çıkartmasın
 üç gün üç gece üzerinden Bir patlak topa avuç dolusu kuruyemiş şeker aldığımız o güzel günlerden
Hiçbir tatlıya değişmediğimiz allı ballı macunlu dillerden
Zamanın en dolu yaşandığı hallerden Eskilerden geliyorum ben eskilerden
Sevgiliye duyulan özlemden Dostun dost olduğu dönemlerden
Kinden nefretten uzak Şimdilerde yürekler kurak
Kimsenin kurmadıgı tuzak Eskilerden geliyorum...

alıntı
4
Hikayeler / Benim RABBİM
« Son İleti by djinci Şubat 18, 2019, 12:02:49 ÖS »




Genç bir veli ölüm döşeğinde, ömrünün son dakikalarını yaşamaktadır.
Hayatını hep ahirete göre yaşayan bir ailenin ferdi olduğu için ölüm korkusuna dayanıklıdır.
Ve babası da öyle bir evlada hakkıyla baba olmuş, bir başka Hak dostudur,

Baba oğula sorar :

“Evladıml Ahirette neyle karşılaşmayı bekliyorsun ?”

Sorudaki ima genç veliye tebessüm ettirir.

Baba sormaktadır. Acaba bahtına ne çıkacak ? Rahmet mi, azap mı ?

Ölüm yolcusu son nefeslerinden birini daha aldıktan sonra cevap verir :

“Babacığım, eğer öteki taraftaki durumuma annem karar verseydi acaba ne yapardı ?




Baba hiç duraksamadan :

“Evladım, annedir o, Şefkatlidir. Günahına, sevabına bakmadan seni cennetin firdevsine indirirdi.”

ve bu cevap genç velinin dünya yaşamındaki son tebessümüne neden olur.
Gözleri önce yaşarır, sonra ümitle güvenle parlar ve babasına döner;

''ey mübarek babam! Benim Rabb'im, bana annemden daha şefkatlidir '' der.. ve şahadetini getirerek gözlerini yumar ...


alıntı
5
Hikayeler / Fırıncı Hikmet
« Son İleti by djinci Ocak 17, 2019, 11:56:54 ÖÖ »
Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helâl olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için, halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hâsıl olurdu, onu da genellikle Hikmet yapardı.

Ramazan bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için yine fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi, ışıkları yaktı, fırının kapağını açıp, içine girdi...

Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan  fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.
 
Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı: “Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş.” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle, Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat... Kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu...

Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05’i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti.

Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o, kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti...

Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düsüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı, yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti.

Bir kaç gün önceydi. İşçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu elini. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu degil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde, filmlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hâli daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu. Adım adım, hissede hissede... Terleyerek, çıldırarak, dövüne dövüne...

İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa? Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu? Aman Allahım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1’i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi...

Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım. Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte. Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı.

Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken? Hayat arkadaşına karşı daha nâzik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş olsaydı onu. Onlardan da mesul oldugu için onların hesabını da verecekti Allah’a. Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı Ona: “Haydi, birlikte namaza başlayalım.” demişti. Hikmet ise: “Biraz daha yaşlanalım.” diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti...

Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah’ın büyüklüğünü, kurtuluşun O’nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. “Ah ahmak kafam.” diye inledi. Hâlbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hâli ne güzeldi. Kıldığı bir vakit, muhakkak onun son eda ettigi vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.

Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, manevî eğitimine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisligin televizyon ekranlarından üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah’ını, peygamberini niçin sevdirmemişti?

Aklı çocukluğuna gitti... Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Aklına bir fikir geldi; fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak!.. Ama toprak yoktu ki. Gene de ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendigi noktada, başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi.

Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti. Âlemlerin Rabbi’ne hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti. “Eksiksiz, yüce, merhametli Sen’sin...” Acizliğini iliklerine kadar duyuverdi. Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ahh, dönüşün O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı...

Yoruldukça oturup tövbe etti. Estagfurullah çekti. Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu.

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15’ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz!!!” diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyinip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi: “Hikmet!”

İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, isminin söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu. Birisi adını söylüyordu, ‘Hikmet’ diyordu. Hem fırının ışığı da yanmıştı.

Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü. Fırından çıktı. Ama Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla: “Kimsin sen?” dedi. Hikmet’in Cengiz’e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hâlâ ağlıyordu. “Ne demek sen kimsin? Hikmet’im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı.” dedi. “Olamaz!” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin.”

Hikmet ilk önceleri Cengiz’in bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı?

Birden aklında bir şimsek çaktı! Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı! Kırışmış ellerini, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu...

Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi bile korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilse kim bilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali, bu kadar hafife alınabilir miydi?..

Başı ellerinin arasında kala kaldı...

Asım Yıldırım
Merhaba Yenigün Hikayeleri
6
Şiirler / Bir Kayısı Ağacı
« Son İleti by djinci Ocak 05, 2019, 10:08:43 ÖS »



Bir Kayısı Ağacı

Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir'in Dinekbağı'ndan.
Küçücük bir ev önünde yaşarım yapyanlız.
Yılda bir çiçek açar,
yılda bir kayısı veririm,
avuç içi kadar.

Yaz olur,
bir kadın silkeler dallarımı,
bir çocuk yerde bağırır,güler,
bense hoşnut olurum.
Hem zaten benim
ne söğütler gibi nezaketim vardır,
ne kavaklar gibi gururum.

Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir'in Dinekbağı'ndan.
Dinekbağı'nda üç insan severim,
bir çocuk,
bir genç kadın,
bir genç adam,
benim kadar sessiz sedasız,
benim kadar halim selim.

En güzel ay nisan ayı,
toprak yumuşak yumuşak,
en güzel ay nisan ayı.
Yamur yağdı,çiçek açtı,
bir hoş oldu içerim,
en güzel ay nisan ayı.
Kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa,bir sola,
başı döner kavakların.
Ben bir kayısı ağacı,
başımda çiçeklerim.

Ben bir kayısı ağacı,
üç insan severim:
bir çocuk,
bir genç kadın,
bir genç adam.
Çocuğun adı Ahmet,
kadının adı Fatma,
adamın adı İbrahim.
Ahmet küçük ve sarı,
Fatma tombul ve beyaz,
İbrahim uzun ve narin.
Bir tek toprak odaları var üçünün,
toprak odanın bir tek penceresi.

Ben bir kayısı ağacı,
bazan eğilir bakarım odaya,
yerde bir eski yatakla yorgan görürüm,
duvarda bir eski kırık ayna,
yerde bir eski kilim,
bir eski hasır.

Bir kayısı ağacı,
bazan eğilir bakar odaya,
çiçeklerinden utanır.

Dün gece gaz yakamadılar,
ayışığında gördüm üçünü.
üçünün suratı asık.
Önce oturup
zeytin ekmek,taze soğan yediler,
sonra baktılar birbirlerinin gözüne,
sonra esnediler.

Gökyüzü bembeyazdı.
Gökyüzü çiçeklerimin renginde.
Gökyüzünde kavaklar.

Fatma uzandı İbrahim'in yanına,
sağa döndü.
Tombul,beyaz yüzü pencerede,
gözleri açık durdu sabaha kadar.

Çiçeği en önce kayısı döker.
Ben bir kayısı ağacıyım,
döküyorum çiçeklerimi.
Yer beyaz beyaz,
başım yeşil yeşil,
kayısılarım memede.

Haziran gelecek,
güneş yakacaktır tepemi,
kayısılarım balla,şekerle dolacaktır.
Ben bir kayısı ağacıyım,
haziran gelecek,
avuç içi kadar kayısılarım
Ahmet'in ekmeğine katık olacaktır.

Ben bir kayısı ağacıyım.
Kötü bir düşüncedir almış beni.
Geçti bağları budama zamanı,dedim,
dedim,çarşıda dört döner ibrahim,
dedim ekmek parası,
zeytin parası,
gaz parası.

Dedim, insanlar
neden yaşatılmıyor
ağaçlar kadar olsun.

Ben bir kayısı ağacı.
Fatma'nın,İbrahim'in,Ahmet'in
yumurtası,şekeri,eti.
Gittikçe artmakta kederim.
Günlerden pazartesi.
Gene geldi,elinde çanta,o şişman adam.
Şişman adam bir düşman gibi beni seyreder,
ben şişman adamı bir düşman gibi seyrederim.
Durmuş İbrahim kapıda,
yüzü dalgın ve sinirli,
bakıyor eli çantalı şişman adama.

Şişman adam uzattı gövdeme elini,
pencereden korkmuş kuzular gibi baktı Ahmet,
büktü boynunu kuzular gibi.
Ben bir kayısı ağacı.
Gövdemde sarı kağıt.

Yol parasını verememiş İbrahim,
verilmiş haciz kararı.
Yapmayın, dedim.
yılda bir çiçek açarım,dedim.
Etmeyin,dedim.
ekmeğe katık oluyor kayısılarım,dedim.

Bir öğle vakti baktım,
kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa,bir sola.
Ben kışlık odun,
altı lira

1947,Kırşehir
Şair Abdulkadir
7
Hikayeler / Keramet sende olsaydı
« Son İleti by djinci Ocak 04, 2019, 12:46:43 ÖÖ »

Bir adam çok sevdiği kadına şiirler yazıyordu.
Sonra o kadın ansızın onu terk etti.

Adam kadının ardından şiirler yazmaya devam etti.
Daha çok yazdı. Ve günün birinde çok ünlü bir şair oldu.

Yıllar sonra kadının yaşadığı kente gitti ve büyük bir şiir dinletisi sundu.
Dinleti bittiğinde uğruna şiirler yazılan kadın kolunda kocası ile çıkışa geldi ve adama “merhaba” dedi.

Adam ona sıradan bir insana bakar gibi baktı.
Kadın, “beni tanımadın mı” dedi.
Adam, “hayır tanımadım” dedi.
Nasıl tanımazsın!
Uğruna şiirler yazdığın kadınım ben;
Seni şair yapan kadın...

Adam kadının gözlerine baktı ve şöyle dedi.
“Kerâmet sende olsaydı, o koluna taktığın adam da şair olurdu..."

Kahraman Tazeoğlu
8
Hikayeler / Nasreddin Hoca dan ders
« Son İleti by djinci Aralık 27, 2018, 11:56:27 ÖÖ »
Nasrettin Hoca’yı bir köye vaaz ve nasihat vermesi için davet ederler. Kararlaştırılan gün köye gelen Hoca, ”Bir kese altın verirseniz konuşurum, yoksa döner giderim”der.
Çaresiz kalan köy ahalisi, güç bela herkesten para toplayarak bir kese altını bulur ve hocaya verir.
Harika bir konuşma yapan Hoca, Cuma namazından çıkınca, aldığı bir kese altını iade eder.
”Madem geri verecektin, ne diye istedin ?” diye sorarlar. Hoca’nın cevabı çok anlamlıdır:

    Beni para ödediğiniz için daha dikkatli dinlediniz, birincisi bu. İkincisi de, cebinde para olunca insan, bir başka konuşuyor” cevabını vererek harika bir ders verir.
9
Şiirler / Her şey yerli yerinde
« Son İleti by djinci Aralık 22, 2018, 09:22:01 ÖS »
Hiçbir şey değişmeyecek o gün
Göçüvereceksin bu insan kalabalığından
Gelmemiş gibi olacaksın dünyaya
Sanki bu odada sen oturmadın
Sen giymedin bu elbiseyi
Ağlamadın
Gülmedin
Yemedin bu ağacın meyvasını
Bütün maceran
Bir varmış
Bir yokmuş
Nahit Ulvi Akgün
10
Hikayeler / Dede
« Son İleti by djinci Aralık 19, 2018, 12:38:24 ÖS »
YAŞLI ADAM VE YALNIZLIK..


Yalnızdı... Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler... Kendi kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:

"-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire... İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?"

Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.

"-İşte kibrit burada... Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim... Hah, tamaaam."

Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi... Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:

"-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben... Ne hoş olurdu Ya Rabbi!

Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı... Biz de gülerdik.

Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar... Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.

Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden... Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo...

Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?

Ahh... Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor..."

Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:

"-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle... Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O'nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah'ın ashabıydın!
Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim..."


"-Allah'ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana... Koru beni Allah'ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah'ım. Beni affet... İman ile al yanına... Ölüm nasıl da yakın..."

Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin...

Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim...

Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.

...Ve bir daha uyanmadı dünyaya.


İBRAHİM SARI
Sayfa: [1] 2 3 ... 10